ÇAĞDAŞ VE MODERN SANAT

DgD EDEBİYAT FELSEFE GENEL KİTAP

Çağdaş Veya Modern Sanat Literatüründe- Tanımı Da
Düşünüldüğünde -Heykel Sanatının Örnekler Ve Düşünceler
Üzerinden Değerlendirilmesi; Modern Üsluplarda Kabul Gören
Heykel Örnekleri Heykel Midir, Değil Midir Sorunsalına Bir Bakış


Özet
Heykel sanatı, çok eski tarihlerden itibaren genellikle, üç boyutlu,
derinliği ve hacmi olan yapıtlar olarak bilinmektedir. Bugünün çağdaş
sanat anlayışı ile değerlendirildiğinde ise, sanatçıların yalnız heykel
sanatı için değil, tüm sanat dalları için hep yeni arayışlar ve farklı
perspektifler oluşturma çabası içerisinde oldukları bilinen bir gerçektir.

Bu sanatsal ve düşünsel arayışın doğal bir sonucu olarak da birçok yeni
sanat akımı veya üslubu ortaya çıkmış ve sanatçılar eserlerinde özgün
ve farklı üsluplar oluşturma çabası içerisinde olmaya başlamışlardır.
Sonuçta da, 20. yüzyılı takiben yeni modern sanat akımlarının isimleri
ile karşı karşıya kalınmıştır.

Başta hazır nesne ya da asamblajların
kullanılmasıyla dikkat çeken Dadaizmin ve özellikle de Duchamp’ın
“Pisuvar” eserinin öncü sayılabileceği bu akımlardan bazıları; Pop Art,
Minimalizm, Kavramsal Sanat, Land Art, Performans Sanatı vb. akımlar
olmuştur. Yeni akımların doğması ve gelişmesi sanatın dogmatik bir
sonucu olarak ilerleyen süreçte kendini göstermiştir. Ama bir süre
sonra, gerek kullanılan malzemeler, gerekse sanatçıların üslupları,
heykel sanatının ve heykelin bu sürecin neresinde ve nasıl
konumlanacağı noktasında bir takım anlam karmaşaları oluşmasına
sebep olmuştur.

Bu bağlamda özellikle heykel sanatını düşünecek
olursak; bu akımlar içerisinde heykeli nereye oturtabileceğimiz veya bu
eserlere heykel denilip denilemeyeceği noktasında bir takım sorunlar ve
sanatsal anlam karmaşaları oluşmaya başlamıştır.

Heykel Sanatında,
sanatın doğal gelişim ve değişim süreçlerinin oluşturmuş olduğu bu
sanatsal karmaşaların doğal bir sonucu olarak bu sorunsalları analiz
etmek, derinleştirmek ve çözümleyebilmek adına, kimi isimlerin
düşüncelerine de yer vererek eser örnekleriyle birlikte bir cevap
bulmaya çalışılmıştır.


GİRİŞ

Çağdaş sanatı, bir sanat akımını ya da türünü incelemeye çalışmak, günümüzde artık insanları oldukça zorlayan ve düşündüren bir metafora dönüşmüştür. Sonsuz sayıdaki biçim, stil ve kültür alanı içerisinde de en dikkat çeken unsurlardan biri olmuştur.

Artık yorumlanması gittikçe zorlaşan, ancak bir o kadar da gösterişli ve ilgi çekici bir hal alan çağdaş sanat, bugün tartışmalara da oldukça açıktır. Çağdaş sanata dair ön yargılar yıkılmalıdır. Peki, heykel sanatı, bugünün çağdaş ya da modern sanat düzleminde incelemeye çalışılırsa ne ile karşılaşılabileceği düşünülmüş müdür?

Çok eski çağlardan, belli bir zaman dilimine kadar heykel sanatı analiz edilecek olursa, heykeli basit kavramlar içerisine oturtacak örneklerle karşılaşmak mümkün olacaktır. Klasik formlarıyla dikkat çeken bu sanat eserleri, taştan veya ahşaptan oyulurlar ya da kalıba dökülerek meydana getirilirlerdi. En yalın tanımıyla ifade etmek gerekirse, heykel;
üçboyutlu, derinliği ve hacmi olan yapıtlar olarak tanımlanabilir. Peki, daha sonra ne değişti?

Heykel, tanımı da düşünüldüğünde, günümüz sanatında anlamsal ve imgesel karşılığını bulabilmiş midir? Bu sanat türü hala, sadece etrafında rahatça dolanacak üç boyutlu klasik formlar mıdır? İşte sorun da burada başlamaktadır.

Çağdaş sanatçılar heykel sanatında, bazen sadece gerçek nesneleri ya da ready made yani hazır nesneleri kullanarak eserlerini üretirken, kimisi sanat ortamını, izleyiciyi de dahil
edebilmek adına somut mekanlara dönüştürmektedir. (Whitham&Pooke, 2013, s.91-92).

Değişim arama çabaları, toplumsal, kültürel, politik ve ekonomik şartlara ayak uydurmak isteyen sanatçılar bugün, geleneksel heykel tekniğinden ve tanımından tamamen uzaklaşmış görünmektedirler.

Kimi zaman sergilenen ya da duvarlara asılan nesnelerin resim mi ya da heykel mi olduğunu anlamak, algısal sınırlarımızı oldukça zorlamaya başlamıştır. Abartılı hale gelen, fabrikasyon üretimin çoğaldığı bir tavırla karşılaşmak doğal hale gelmiştir. Tüketim ve endüstrileşen bir dünyada ortaya konulan ürünlerin değişmeleri de belki normal karşılanmalıdır. (Yücel, 2016, s.161-162).
“Sanat insanın gözündedir” denilmektedir. Bu da, bugünün heykel sanatını
anlamamızı kolaylaştırabilir. (Whitham&Pooke, 2013, s.87).

Çeşitli bakış açıları ve örnekler üzerinden heykel sanatının incelenmesi Baudrillard “Sanat artık tamamıyla tasarıma, bir meta designe”a dönüşmüştür” demektedir. (Baudrillard, 2004, s.249 ; Artun, 2015, s.60). Evet, 20. Yüzyılın ilk dönemlerine kadar genel olarak heykel, oyma ya da modelleme yapılarak ortaya çıkarılmaktaydı.

Bir süre sonra Kübizmin önemli ismi Picasso, inşa edilen heykel çalışmaları yapmaya başladı. Bunlar ayrı-çeşitli parçaların bir araya getirildiği ürünlerdi. Böylelikle “Ready made-hazır-nesne” kavramı da ortaya çıkmış oldu. Gabo kablolardan ve plesiglastan çalışmalar yaptı. Duchamp ise bu konuya noktayı koyan çalışması ile bir anda dikkatleri üzerine çekti. (Whitham&Pooke, 2013, s.110).

Dadacı sanatçılar, özellikle gündelik nesneleri kullanarak estetiğe çok da fazla önem vermemişlerdir. Konstrüktivist sanatçılar da endüstriyel malzemeye önem vererek inşa ettikleri çalışmaları (heykel?) ile bazen bir propaganda kampanyası oluşturmuşlar, çoğunlukla da fabrikasyon üretim dünyasına katkı sağlamışlardır. (Foster, 2017, s.32).
Sanatçı Duchamp, “Pisuvar veya Çeşme-1917” adını verdiği yapıtıyla çağdaş sanatta bir dönüm noktası yaratmıştır. (Şekil 1). Çoğu kişiye göre bu eser, hazır nesne olup bir sanat eseri değil, birer gösteri malzemesidir. Köhler de “Malzemeye boyun eğme” kavramından söz ederek çalışmayı destekler niteliktedir.

Duchamp ve Pisuvar yapıtına felsefi açıdan bakıldığındaysa; Kant’ın yararsızlık/çıkarsızlık ilkesini karşıladığı gözlenecektir.
(Bürger,2014, s.20, 108, 128). Heykel olarak isimlendirme yapmada bizi düşünmeye zorlayacak bu tarz eserler ve çoğu konserve kutuları, boş şişeler, kırık dökük makine parçaları vb. eşyalar, aslında insanoğlunun yeni tüketim dünyasındaki bu tüketim çılgınlığına dikkat çekmeyi de amaçlamaktadır.

Dünyadaki fakirlik, sefalet, açlık, sömürü ve ekonomi ile siyasete göndermelerde bulunulan çoğu çalışmalarıyla sanatçılar, duyarlılıklarını da dile getirmiş olmaktadır. (İpşiroğlu, 2017, s. 190-92,198).
1960’lı yıllara gelindiğinde dikkati çeken bir sanat akımı ortaya çıkmaya başlamıştır; Pop Art. Avrupa veya Amerika’daki seri üretim süreçleri dönemlerinde, popüler kültür ve tüketim toplumu olarak karşımıza çıkan yeni toplum insanı, kültür endüstrisinin çıkarlarına hizmet etmektedir. Bu doğrultuda da, avangard sanatçılar bundan yararlanmasını bilirler ve
tüketim çağı çılgınlığını eserlerine yansıtırlar.

Roy Lichstein, Andy Warhol, Jasper Johns bu dönemin önemli isimlerindendir. (Hodge, Tarihsiz, s. 97-99, 168-170). Bu dönemin en önemli ismi ise şüphesiz Andy Warhol olmaktadır. Onun çalışmaları, pek çok insanı şaşırttığı gibi sanata inanmayı da zorlamaktadır. Warhol “Ben de bir makineyim, ben de seri üretim
imgeleri oluşturuyorum, ben de aynısını yapıyorum”. Ve “Ben sıkıcı şeylerden hoşlanıyorum. Tamamen aynı olan işlerin defalarca tekrarlanmasını seviyorum” demektedir. Jacques Lacan “Bilinçaltı ve tekrar” başlıklı seminerinde bu tarz şeylere değinirken “Tekrar, yeniden üretim değildir” diyerek eleştirisini dile getirmiş olur. (Foster, 2017, s.176-178). Aslında Pop Art, insanlara anlamlı gelen nesneleri değişime uğratıp, yüksek sanat eseri olarak sanat dünyasına sunmanın bir diğer ifadesidir. (Danto, 2010, s.163). Aslında aykırılıklar sıradanlaşmıştır.

Baudrillard’ın dediği gibi, her şey estetikleşmiş; güzelle çirkin, doğruyla yanlış, iyiyle kötü arasında ayrım yapmak imkânsızlaşmıştır. Sanat gösteri dünyasına yaklaşmıştır adeta. Adorno; “ Her türlü sanat içeriğinin anahtarı, tekniğinde yatar” diyerek günün sanatına kendi bakışını yansıtır. Kimi zaman birer kutu, kimi zaman bir sandalye veya bir başka nesne, ortaya çıkan bu sanatsal üretileri mutlak bir estetik algısıyla sanat yapan nedir sorusu, ucu açık kalacak bir sorunsala dönüşmektedir. Literatürde henüz bunun net bir açıklaması yoktur.

Bir sanat yapıtının hiçbir özel biçimde olmadığı kabul edilerek bu varsayımı yok saymak mümkün müdür? Beuys’un da dediği gibi “Herkes sanatçıdır” mı gerçekten? Sanat da özgürlük mü? Yoksa Sanatın sınırları mı ölçülmektedir?Aslında bu Danto’ya göre, sanatın sonudur; sanatın, anlatısal olan sanat tarihinin sona erişidir!. (Danto, 2010, s.159). Roland Barthes “Şu eski sanat, 1980” isimli yazısında şunları söylemektedir; “Pop Art, çalışmasının arkasında durmaz ve derinliği yoktur.

O hiçbir şeyi göstermeyen, amacı olmayan resimlerin yüzeyidir”. Jean Baudrillard da, “Pop, bir tüketim sanatı mı?, 1970” isimli makalesinde, Pop Art’ta “Nesnelerin simgesel anlamını, eskiden beri bilinen insan
biçimci konumunu Yitirdiği”ni ifade etmektedir. (Baudrillard, 1970, s.33-35 ; Foster, 2017, s.173).
Robert Rauschenberg ve yapıtı günah keçisi “Monogram-1955” (Şekil 6), çağdaş sanatın değişen yüzünü sergileyen yapıtlardan bir diğeridir. Burada, sanatçı günlük yaşamdan alınan nesnelerle ve de kes-yap usulüyle yağlı boya çalışmasını birleştirmiştir.

Atıklardan seçilen nesnelerle de bir bütünlük sağlama çabasını görmek mümkün olmaktadır. Sonuçta da ortaya resim ve yontu birleşiminden bir eser ortaya çıkmış olur. Kes-yap olarak
oluşan resim ile bir keçi birleştirilmiş, bir lastik ile de tamamlanmıştır. (Yücel, 2016,s.174-75).
ABC Sanatı olarak da bilinen Minimalist Art döneminde sanatçılar, eserlerini bir kompozisyon halinde sunarlarken seyirci, yapıt ve mekân arasındaki ilişkiyi göz önünde tutarlar.

Minimalistler, eserlerini izleyici-eser- mekân arasındaki etkileşime bağlarlar.
(Whitham&Pooke, 2013, s.38). Dan Flavin, Donald Judd, Sol Le Witt, Carl Andre, Larry Bell,Richard Serra ve diğerleri 1960’lı yıllarda bu tarz eser örnekleri vermişlerdir. Basit bir görünüm ile izleyici algısını şaşırtan ve bir o kadar da merak uyandıran bu yapıtlar, Kavramsal Sanatın da bir parçası sayılmaktadır. Burada sanatçıya göre mekan sahneleştirilmektedir. (Foster, 2017,s.69 ; O’Doherty, 2016, s.10).

Clement Greenberg’e göre bu çalışmalar “Heykel” olarak kabul edilemezler. Rosalind Krauss “Modern heykeldeki geçişler-1977” isimli makalesinde, heykelin tarifini seyirciye yeniden düşündürmektedir. Aslında bu sanat akımı, “Bedenle ilgili bir alandır” denilmektedir. 1960’lı yıllarda yine dikkatleri çeken bir başka akım olan Kavramsalcılık ile karşılaşılmaktadır. İlk Kavramsalcılar olarak; Robert Barry, Lawrence Weiner, Joseph Kosuth isimleri sayılabilir.

Bu akım, genel bir kavram ile ilgili olup, yeni tanımlamalara, yapıtların tekinsellikten uzak oluşlarına dikkat çekmektedir. Kosuth “Bir ve Üç Sandalye-1965” ismini verdiği çalışmasında, gerçek bir sandalye ile onun bir fotoğrafını ve tanımını kullanırken, görsellikten dile geçen ve oradan da kavrama uzanan bir anlam karmaşası ortaya koymuştur.

Sol Le Witt, 1967’de “Kavramsal sanat üzerine paragraflar” yazısında, zaten dönemin çoğu sanat akımının bu sanat akımı içerisinde toplanması gerektiğini dile getirmiştir. Sanatçının, bedenini kullanarak gerçekleştirilen Performans Sanatı ya da Happening’ler, Arazi veya Çevre Sanatı, bunlardan yalnızca bir kaçıdır. Müzeler dışına taşan sanat akımları, nesnelerden kopmayı savunmaz, ancak düşünceyi daha ön plana çıkartır.

Tüketim ve piyasa metaforu ise halen dikkatleri üzerine çekmektedir. Lawrence Weiner, “Nesnelerle derdim yok, ama ben nesne yapmak istemiyorum” derken, Douglas Huebler de aynı düşünceyi paylaştığını dile getirmektedir. (Antmen, 2013, s. 199-200). Yine de şu gerçek unutulmamalıdır ki, bugün sanatçıların çoğu eskiden olduğu gibi müzeleri “Ölü sanat yapıtlarının sergilendiği yerler” olarak görmek istememekte, canlı ve gerçek sanat eserlerinin sergilenmesinden yana tavır takınmaktadırlar.

Aslında Kavramsal Sanatın birçok sanatçısı, “Her şey sanat yapıtı sayılabilirdi, amaç sanatı keşfetmekti” diyordu. Kosuth’ın 1969’da dediği gibi, sanatın doğasını sorgulamanın sanatçının rolü olmalıydı ve bu da ancak sanatın sınırlarını zorlayarak gerçekleşebilirdi. O zaman, bu yapıtların da bir anlamda amacı anlaşılabilmektedir.

Kant’a göre, doğa sanat olarak göründüğünde güzeldir ve yapıt da doğayı bize aktarabildiği ölçüde değerlidir. Greenberg de, ortamı biraz yumuşatmakta ve bir yapıt iyi ve kötü olarak değerlendirilebilmektedir, ama bir yapıt sanatsal açıdan kötü olarak değerlendirilip bir kenara atılamaz demektedir.

Nitekim bu tarz modern dönem yapıtlarında ister istemez sanat, anlamı ve örnekleriyle genişlemiş ve gelişmiştir. Nitekim sanat, özcüdür, özneldir. (Danto, 2010, s. 114,119, 124,236). Bununla birlikte modern dönem çalışmaları eleştiri almaya devam etmekte olup; örneğin, “Plastikleştirilmiş, camlaştırılmış, dondurulmuş dışkı veya çöp” olarak izleyiciye sunulan sanat yapıtları ve sergileri genellikle reddedilmektedir.

Goodman, asıl yapılması gerekenin o sanat yapıtını doğru okuyabilmek olduğunu ve üzerine fikir yürütülebilirliği, nesnelerin de anlaşılır olduktan sonra bir sorun oluşmayacağını ifade ederek, bu sanat akımlarının yanında olduğuna dair ipuçları vermektedir.

Ancak dikkat edildiğinde çoğu ifadeler, akımların kabul edilebilir olup olmaması, dikkate alınıp alınmaması, nesnelerin önemi ya da değeri konusunu vurgularken, çoğunda “Bunların heykel olup olmadığı kavramı” açıkta kalmaktadır. (Murray, 2012, s.50, 70, 163-164).

Sanat eserlerini bir kavrama sokmaktan daha fazlası kabul edilebilecek ve amacı hayatı biraz olsun değiştirmek olan Fluxus akımında, aslında pek çok hazır nesne ile asemblajlar bir araya gelmektedir. Joseph Beuys da, bu sanat akımı ve Performans Sanatı ile “Düşünce ve konuşmayı birer form olarak düşünür ve yaşadığımız dünyayı nasıl şekillendirdiğimizi bir tür “Heykel” olarak kabul eder”. Ve ortaya “Sosyal heykel” kavramını atar. “Bu bağlamda heykel, sosyal bir yapı olarak bir tür evrimsel süreçtir ve herkes de sanatçıdır” demektedir.

Ayrıca “Nesnelerim, heykel ve de genel olarak sanat fikrinin dönüşümünün uyaranları olarak görülebilir. Bunlar, heykelin ne olabileceği konusunda ve heykel kavramının herkes tarafından kullanılan görünmez malzemelerle yapılabilecek bir eylem anlamında nasıl genişletilebileceği üzerine yeni düşünceler uyandırmak amacını taşır.

Yaşadığımız dünyayı nasıl şekillendirdiğimiz, herkesin sanatçı olduğu bir evrim süreci olarak heykeldir! İşte bu yüzden benim heykelim sabit ve bitmiş değildir” sözleriyle her şeyin değişim halinde olduğunu da ifade etmektedir. Enstalasyonlar, aslında beyaz küpler olarak kabul edilebilecek galerilerin işini bozmaktadır. Çoğu sanatçı burada, yapıttan çok bütüncül olarak mekânın algılanmasına çalışır.

Amaç, eserlerin müzelerde ölü gibi saklanması değildir artık. ( O’Doherty, 2016, s.14,24). Özellikle bazen sıradan, bazense rahatsız edici objeler seçilir ki, ilgi ve algıları kuvvetlendirmek gerçekleşebilsin. (Bird, 2016, s.159). Jula Kristeva, Enstalasyon için, izleyenlerin o anda tüm beden ve duyularıyla bir katılımcı olması gerektiğini savunur. (Murray, 2012, s.190). 1970 ve 80’li yıllar ve sonrasında, artık resim ve heykelin bilinen disipliner ve geleneksel sınırlarının yok olduğu, yıkıldığı görülmektedir. (Foster, 2017, s.139). Görüldüğü üzere, yeni tanımlar ve yeni ifade biçimleri dikkat çekmektedir.

Artık, tanımı yeni ifade biçimleriyle çeşitlenen bir heykel sanatı gözlenmektedir. Amerikalı kuramcı Rosalind Krauss “Mekâna yayılan heykel” makalesinde, yere atılan iplik atıklarına, galerilere taşınmış kütüklere, çölden kazılıp galeriye yığılan toprağa ‘Heykel’ denmeye başlayınca, heykel sözcüğü de telaffuz etmekte zorlaşır hale gelmiştir”, demektedir. Aslında modern sanat dönemlerinde, tüketim çağına sıklıkla göndermeler yapılmakta ve insanların dikkati bu noktaya çekilmeye çalışılmaktadır.

Bu bağlamda önemli bir akım dikkati çeker; Pop Art. Bu dönemin en önemli ismi şüphesiz Andy Warhol olmaktadır. Onun çalışmaları, pek çok insanı şaşırtmıştır. Tekrar eden seri üretim çalışmalarıyla da, birçok sanatseverin sevgisini kazanmıştır. Jacques Lacan “Bilinçaltı ve tekrar” başlıklı seminerinde bu tarz şeylere değinirken “Tekrar, yeniden üretim değildir” diyerek eleştirisini dile getirir.


Adorno’da; “ Her türlü sanat içeriğinin anahtarı, tekniğinde yatar” diyerek günün sanatına kendi bakışını yansıtır. Bu perspektiften değerlendirildiğinde, hazır nesneler, sıradan nesneden nasıl ayırt
edilebilmelidir? Tarihselliği, felsefesi, yorumlanabilmesi, anlaşılır olması veya ifade etme gücü müdür, onları bu sıradanlıktan kurtaran. Peki, bunların, sanat eseri sayılabildiği var sayıldığında, bu üretilere ‘heykel’ denilebilecek midir? Gombrich’e göre, bir imge sanat diye sunulduğunda ve bir etkinlik sonucunda, dışına kaçamayacağı yepyeni bir değerlendirme çerçevesi yaratılmış olur. Bu da, bu sorunun cevabının seyircilere veya eleştirmenlere bırakıldığını göstermektedir.

Bir başka boyutta Beuys’un da dediği gibi “Herkes sanatçıdır” mı gerçekten? Sanat da özgürlük mü demektir? Yoksa sanatın sınırları mı ölçülmeye çalışılmaktadır? Minimalist dönemin eserlerinin çoğu aslında “Heykeldir ve heykel sanatçıları” tarafından yapılmışlardır. Bununla birlikte, bu akım türünde izleyici-eser ve mekân ilişkisi ayrıca önemlidir. Rosalind Krauss “Modern Heykeldeki Geçişler-1977” isimli makalesinde,
heykelin tarifini seyirciye yeniden düşündürmektedir.

Aslında bu sanat akımı, bedenle ilgili bir alandır, der. Minimalizmin önemli sanatçılarından Donald Judd da, Minimalizmin “Ne resim ne de heykel olduğunu” açıkça dile getirmektedir. Ona göre “Resim ve heykel belirlenmiş biçimlere dönüşmüştür’’. Ancak daha ziyade bu çalışmalarına “Heykel” demez.

Ona göre, bunlar etrafında rahatlıkla dolanılabilen birer objedir. Robert Morris içinse, heykel ‘tanımıyla’ bu kategoride yer almaktadır. Heykel, sınırlarını aşmış ve yeni bir özgürlük alanıyla sunulmaktadır. Carl Andre, çalışmalarını “Heykel” kavramının sınırlarını genişleten yapıtlar olarak tanımlar. Fried’e göreyse, izleyici dikkatini mekâna vermekle birlikte, yapıt
malzemesi ve onun nesnel öznelliğinin, seyirciyi sanattan uzaklaştırdığı dile getirilmektedir.

Kavramsal sanatın birçok sanatçısı da, “Her şey sanat yapıtı sayılabilirdi, amaç sanatı keşfetmekti” demektedir. Kosuth’ın 1969’da dediği gibi, sanatın doğasını sorgulamak, sanatçının rolü olmalıydı ve bu da ancak sanatın sınırlarını zorlayarak gerçekleşebilirdi. Burada da sanat ile heykel metaforundan hangisinin düşünülmesi gerektiği sonucu, tam ve
kesin bir sonuca ulaşamamıştır. Modern dönem çalışmaları eleştiri almaya oldukça meyillidir.

Örneğin, “Plastikleştirilmiş, camlaştırılmış, dondurulmuş dışkı veya çöp” olarak izleyiciye sunulan sanat yapıtları ve sergileri genellikle red edilmektedir. Bir Performans sanatçısı olmasına rağmen, Joseph Beuys Performans Sanatı ile “Düşünce ve konuşmayı birer form olarak düşünür ve yaşadığımız dünyayı nasıl şekillendirdiğimizin bir tür “Heykel” olarak kabul edilmesini söyler. Ve ortaya “Sosyal heykel” kavramını atar”. “Bu bağlamda heykel, sosyal bir yapı olarak bir tür evrimsel süreçtir ve herkes de sanatçıdır” demektedir.

Enstalasyon yani Yerleştirmeler, çağdaş dönemde sık tercih edilen bir tür olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunlar sayesinde de, müze ya da galeriler eskisi gibi sık rağbet görmezler. Jula Kristeva, Enstalasyon için,“İzleyenlerin o anda tüm beden ve duyularıyla bir katılımcı olması gerektiğini“ savunur. Artık resim ve heykelin bilinen disipliner ve geleneksel sınırlarının yok olduğu, yıkıldığı görülmektedir.

Artık tanımı, yeni ifade biçimleriyle çeşitlenen bir heykel sanatı gözlenmektedir. Yeni açılımlar, yeni boyutlar ve anlayışlar hâkimdir. Kuramcı Rosalind Krauss “Mekâna yayılan heykel” makalesinde, yere atılan iplik atıklarına, galerilere taşınmış kütüklere, çölden kazılıp galeriye yığılan toprağa “Heykel” denmeye başlayınca, heykel sözcüğü de telaffuz etmekte
zorlaşır hale gelmiştir”, demektedir. Maurizio Cattelan isimli sanatçı “La Nona Ora” adını verdiği çalışmasında, üç boyutluluğu ve insan figürleri kullanmasıyla, bir heykel çalışması yapmış görülmektedir.

Ya da buna Enstalasyon demek daha mı doğru olacaktır? Arazi veya Çevre Sanatı da, modern dönemlerdeki yerini almıştır. Burada, doğa ve doğada sunulan veya sergilenen çalışmalara tanıklık edilmektedir. Başta Robert Smithson, “Sarmal Dalgakıran” çalışmasıyla, insan yapısı anıtlara gönderme yapmış olduğunu ifade etmektedir. Yapı için “Arazi Sanatı” denmekle birlikte, “Bölgeye göre heykel” çalışması diyenler de mevcuttur. Özellikle, Rosalind Krauss tarafından burası “Genişletilmiş heykel alanı” olarak nitelendirilmiştir.

Kitsch, Hiperrealizm ve diğerleri. Günümüz dünyası, farklı sanat akımları ve eserleri ile yenidünyanın sanat tarihini yazmaya devam etmektedir. Görüldüğü üzere, birçok düşünür ya da eleştirmen açıklamalarında, “Heykel sanatı” tabirini kullanmaktansa, o akım içerisinde değerlendirilen çalışma hakkında yorum yapmakta ve onun sanat eseri içerisine dahil edilip edilemeyeceğine daha fazla yer vermektedir.

Çok azı da açıklamalarında, modern dönem eserleri için “Heykel” tanımını kullanmış, kimi de buna benzer çalışmalara “Heykel” denilemeyeceğini ifade etmiştir. Aslında, dikkat edildiğinde çoğu ifadeler, akımların ve onlara ait eserlerin sanat kabul edilebilir olup olmaması, dikkate alınıp alınmaması, nesnelerin önemi ya da değeri konusunu vurgularken, çoğunda “Bunların heykel olup olmadığı ikilemi” ortaya çıkmaktadır. Çağımızda yapıtlar tanımlanırken, örneğin, ‘Heykel’ yerine artık ‘İş veya tasarım’ terimleri de kullanılmaktadır. Eserlerin, insan aracığıyla ya da müdahalesiyle değiştirilmiş olması yeterli değil midir, onu, sanat veya heykel olarak kabul etmemize.

Ortaya çıkan ve dikkat çeken diğer noktalar da, yapıtların üretimiyle alakalıdır. Örneğin, tüketim çağına sıklıkla göndermeler yapılmıştır. Ya da kapitalizmin ve ekonomik durumların etkisinden söz edilmiştir. Yaratımda değişim arama, öznel olma, seyirciyi de yapıta dâhil etme çabaları da unutulmamalıdır. Sonuçta da, çağdaş sanat ve sanatçısı, bugünün toplumsal, ekonomik, felsefi koşullarından da etkilenmiş ve etkilenmeye de devam etmektedir.

Günümüzde, sunumlar, sergiler, müzecilik veya koleksiyonerlik de artık önemini yitirmiş gibi gözükmektedir. Sonuç olarak, bizler eserleri gördüğümüzde, şu aklımıza gelebilir; “Bunları sanat yapan şey nedir?” Bu cevapların sınırı yok ne yazık ki….

Doğru ya da yanlış da yok… Evet, bu eserler nasıl yorumlanmalıdır? Hangi temele dayanıp yargılanabilir? Peki, siz; Bu çalışmalar heykel midir? Değil midir? Sanat eseri olarak ne kadar değerlidir? Sorular ve cevaplar çoğaltılabilir. İşin ilginç yanı ise, bunun net ve kesin bir cevabı olamayacağıdır.

Kaynak: https://www.researchgate.net/publication/331591836_Cagdas_ve_modern_sanat

Bir cevap yazın