Gece’ye

GENEL

Esenlikler Ey Gece! Yazamamanın sancısı ile yandığım bir gece. Gök yıldız alabildiğine. Sokak lambası olmasa da aydınlık sayılabilecek güzel gecelerden. Tuhaf bir ıslık sesi. Cırcır böceği midir kurbağa mıdır bilemeyeceğim. Çıngırak misali bir kesilip bir kaybolan. Insana yalnız olmadığını hatırlatan bir gece. Evet ne demiştim yazamıyorum. Aklım o kadar dolu ki… sanki yazarsam boşalacak zihnimi kemiren bu cümleler beni bırakıp gidecek. Sahiden de bırakıyor gibi bir his. Rahatlama, bir tuhaf mekanizma. Insan ne garip bir mahluk değil mi? Kendi kendini sulayan. Hayvanlar da var elbette. Ama bitkiler biz sulamazsak sulanmaz. Yağmur yağmaz seller akmazsa. Coğrafi bilgilerimden faydalanırsam tabi köklerinden yer altında akan sularla da beslenirler. Sahipsiz ağaçlar. Çiçekler gibi narin değil. Bencilliğimize bencillik eklediklerimizden biridir evde çiçek yetiştirmek. Biz sulayak sadece. Bize muhtaç. Iki hafta sulama ölür gariban. Oysa doğada olsa, yağmur yağar, gece çiğ atar, kırağı vurur, diplerinden beslenir el ele, toprağın üstünde ayrı gayrı, altında can ciğer kuzu sarması… Sahi bu söz de ne demekse… ne bileyim işte can cana, kan kana… Sonbahar da ayrı hüzün çöker dallara. Doğaya. Her yana. Hayvanlar kışlık tüylerine bürünmeye başlarlar. Ama bitkiler yaprak dökerler. Dökmeyen inatçılarda var. Neden soyunur bitkiler? Rüzgara, kara, tipiye, borana karşı dimdik göğüs gererler. Cesareti ağaçlardan öğrenmek gerek. Gelip geçici heveslerden değil. Ne diyecem… gecenin orta yerinde diye Arif Nazım’ı anmayacam tabi ki… ama ne bileyim şu gecenin orta yerinde insan böyle karman çorman düşüncelerini de paylaşmak istiyor birileriyle. Yaş geçtikçe bu ihtimal azalıyor insan kendini daha da bi sessizliğe gömüyor. Hep bir şeylerin ardınca koşuyor. Ama yetişemiyor. Bugünü beklemek yerine yarına koşuyor. Yarınlar küstah. Yarınlar sahte. Yarınlar umut vâd eden şarlatanlar. Bugünler doğruyu söyler. Geleceğe 24 saat devirdaim. Ama varlar ve yaşamazsan, yaşadığını bilmezsen, hep bir seviye aşmak dilersen yoklar. Yok olup giderler. Ne korkunç değil mi bu günü yaşamıyoruz, yaşayamıyoruz, farkında değiliz… Ahh canım kendim! Sen ki dualarında “yarınlar kalleş dolu mert olan her düne yan!” diyen Atsız izinde. Sivri dili ile hep eziyet içinde, sen ki ayıplanan yuhalanan, sen ki öldükten sonra ancak anılan… Ne olacak ulan senin halin?! Ağlayım mı güleyim mi? Bir de yüzünün gülüşüne aldanıp seni mutlu sananlar var. Ahh Canım Neşet Dedem! Sen demiyon mu, insanın derdi ne kadar büyük olursa gülüşü de o denli sıcak olur. diye … Bozkır hayatı bunu gerektiriyor değil mi? Bozkır kanunu Bozkurt kanunu gibi… Çok garip parmaklarım ağrıyor ama içim susmuyor. Sustukça sıra bana gelecekmiş gibi susmuyor. Susmayacak kalemler. Kalemi ışık tutacak bize gecenin. Bizim ışığımız kalemimiz olacak. Yol gösterecek devrilen yıllara. Kayalara yazanlar ışık saçmak için yazmadılar. Killere işleyenler gelecek nesil için diye yazmadılar hesaplarını dahi… kendileri içindi. Unutmamak içindi. Söz uçardı yazı kalırdı… ama o ışık önce onları aydınlattı sonra bin cihanı… çölde ki nur da aynıydı, dağdaki ateş de, dümdüz ovadaki kayalar da aynı amaç için yazılmıştı, kurganlardaki göç de… ışık kalplerde. Yolu aydınlık isteyen gece çıkar yola. Her gecenin de bir sabahı vardır. Gündüz çıkan yola ışığı ne etsin. Yolu biterse biter. Bitmezse… yol biter mi? Yol bitmez der Yunus. Yolcu da bitmez. Yol ararsan yoldaş, bilirsen sırdaş olur sana. Ne yol biter ne yolcu. Yol da bir gelecek kaygısı. Arayış, bulamama sancısı. Yolu açık olsun her arayanın. Geceniz aydın olsun. Huzur dolsun.! 

01:24/14.09.20|fk

Bir cevap yazın