Hesiodos’tan Marx’a ÇALIŞMA İDEOLOJİSİ

EDEBİYAT EKONOMİ FELSEFE GENEL KİTAP POLİTİKA

Çalışma tüm insanlık tarihinde önemlidir ama kapitalist toplumda emek, çok farklı mekanizmalar içinde, kendisine rağmen bir işleyişe tabi olmuş durumdadır….

Bu işleyişin inşa edici gücü, işleyişin bir bütün olarak tahayyül zorlaştırmıştır. Sanayileşmenin temel bileşenleri makinelerin ve inorganik enerjinin gelişimi ile iş bölümü hızlanmıştır. Kapitalist toplumda yoğunlaşarak artan iş bölümü, bilinçli işi yani akıl ile el arasındaki bağlantıyı da koparmıştır.

Bu evcilleştirmeyi daha da kolaylaştırıyor, emek-gücünün kendi elleriyle inşa ettiği dünyayı tahayyül etmesi daha da zorlaşıyor. Yazarımız doğallaştırma ve evcilleştirmenin sonucu ortaya çıkan “böyle gelmiş böyle gider” ortak algısının, “Alavere dalavere, Kürt Mehmet nöbete!” ile sonuçlandığını örneklerde gösteriyor.

Özellikle din, millet farklılıklarını harekete geçiren güncel siyasal ortam çok iyi örneklerle ele alınıyor. Sermayenin işleyişi içindeki tüm mekanizma bir de din-millet gibi söylemlerle daha bir paketlenerek görünmez kılınıyor. Bu yüzden soruna emek açısından değil de kapitalizmin yarattığı tüm toplumsal ilişkiler seti içinden yaklaşmak önem kazanıyor.

EMEĞİN MAKUS TALİHİ, AR DÜNYASI YERİNE KÂR DÜNYASINDA OLMAK

İnsanların büyük bir kesiminin daha az bir kesimine, çalışma kapasitesini, bir anlamda kendisini satarak yaşadığı bir çağda yaşıyoruz. Geçmişte de insanlar, güç ve tehdit zoruyla, başkaları için çalıştırılıyordu; kölelik günümüzde olduğu gibi bir benzetme değil, gerçekti: Köleler efendilerin ekmeğini veriyordu, efendiler de onlara kendi felsefesini/dünya görüşünü veriyordu.

Gel zaman git zaman dünya değişti: Parayı verenin düdüğü çaldığı zamanlar başladı. Kendince bir “eşitlerin ilişkisi” kuruldu ve bu anlayış hakim oldu. Mülkü/parası olmayanın, emeği mülk sayıldı. “Herkesin kendi emeği kendi kutsal mülkiyetidir, emeğin meyveleri de kendisinin hakkıdır.” dendi ve herkes bunu alkışladı. John Locke’un 17. yüzyılda beyan ettiği bu ilke hâlâ da geçerli. Ancak “Alan razı, satan razı” gibi gözüken bu ilişkide bir sorun var.

Bu blog konusu tam da bu “razılığa” itirazdan doğdu.Elbette tarih boyunca nice direnişler söz konusu oldu; bunlardan en etki yaratanı ise Karl Marx’ınki olmuştur. Bu çalışma Marx’ın uğraşının izinden gidiyor: Egemenlerin sıkça tekrar ettiği ezber, sömürünün olmadığı yönünde. Mademki eşitler arası bir ilişki söz konusu, mademki emeğin kendi hakkı ödeniyor; nasıl oluyor da emekçiler hâlâ yoksulluk içinde?

Ortada bir sömürü var elbette: Özel mülkiyete dayalı bir sistemde, emeğinden başka bir “mülk”e sahip olmayanlar, emek gücünü satmak zorunda kalmaktadır. Marx’ın araştıra düşüne ortaya çıkardığı, tam da onun belli bir ücret karşılığında sattığı şeyin emek değil de emek gücü olduğudur. Emek gücünün sahibi, bu gücü kiraya veriyor, kapitalist de onu belli bir süre kullanmak için kiralıyor.

Burada emek ile emek gücü ayrımı, o kadar önemlidir ki bu ayrım yapılmadığında kapitalist sömürü anlaşılamaz. Kapitalist, söylendiği gibi emeğin ücretini ödemiş olsaydı, kâr ortaya çıkmazdı. Bu ilgiyle emek gücü kavramının özgül yanının ayırt edilmesi, kapitalist ideolojinin analizi açısından kilit bir öneme sahiptir.

Emek gücü kavramı teorik analizlerde (1) artık emeğin doğuşunun; (2) artık değer teorisinin derli toplu bir sunumunun ve dolayısıyla (3) kapitalist sömürünün örtüsünü kaldırmanın, ideolojileri eleştirmenin önünü açmaktadır (Bensussan, 2016: 303).

  • Emek gücü kavramını Marx ilk kez 1857’de Grundrisse’de kullanmıştır. Bu kavram aracılığıyla Marx, klasik ekonomi politiğin metinlerinde tıkanan değer meselesini açıklığa kavuşturmuştur. Emek gücü kavramının tarihsel düşüncede yarattığı imkan, gerçekliği görünür kılmada “uygun” kavramların kullanımına önemini göstermektedir.
  • Devlet Bakanı Ali Babacan, vaktiyle (2010) sermaye güçlerinin kendi arasındaki çatışmalarının bir yansıması olarak ortaya çıkan tasfiyeleri, “Temizlik yaparken toz kalkar, asıl tersinden korkun. Eğer Türkiye bir değişim yaşayacaksa, demokrasi anlamında hukukun üstünlüğü anlamında bir dönüşüm yaşayacaksa bunlar çok sessiz olmayacak. Biraz toz dumana karışacak.” demişti (finansgündem, 24.02.2010).
  • Şu belirtilmelidir ki Marx, ile Hegel’in nesnelleşme anlayışı aynı değildir. Hegel, her türlü nesnelleşmenin bir yabancılaşma olduğunu varsayarken Marx, nesnelleşme ve yabancılaşmayı ayırır. nesnelleşme zorunludur ama yabancılaşmayla sürmek zorunda değildir. Bu konuda Vendenberghe, 2016:76.

Arif ARSLAN

Bir cevap yazın