OLAĞANÜSTÜ BİR GECE

KİTAP

Kendi gerçeğini arayan ve tuhaf rastlantılarla buluşan kayıp ruhlar, Stefan Zweig öykülerinin değişmez sakinleridir. Sıradan, küçük tecrübeler onların yaşamında büyük dönüm noktalarına dönüşerek yazgının yeni bir kapısını aralar. Olağanüstü Bir Gece bu bakımdan Zweig’ın öykücülüğünde zirveyi tutar ve Viyanalı asilzade Baron R.’nin hayatını değiştiren böyle bir tecrübenin, tek bir gecenin öyküsünü aktarır. 20. yüzyıl başında Viyana’da, at yarışı ve bahis heyecanıyla başlayan Olağanüstü Bir Gece, insan ruhunun gizemli doğasının ve erotizmin yardımıyla baronu, sınırları katı ahlaki kurallarla çizilmiş burjuva toplum hayatının dışına çıkarır.

Kitaptan Alıntılar:

“Ne olması gerekirdi ki, diye düşündüm, beni, vücudumu böyle alev alev yakacak, sesimi ağzımdan kendi iradem dışında fırlatacak bir ateş seviyesine yükseltecek kadar heyecanlandırsın?” Hâli vakti yerinde, kendi küçük zevklerini zorlanmadan elde eden bir adamın ruhunun ölmeye başladığını dehşet içinde fark etmesi, onu insanlığını yeniden keşfedeceği olayların içine itiyor. Daha önce küçümsediği duygulara kendisinin de kapılmasını tetikleyen küçücük bir hâdise yaşaması gerekiyor.”

“Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar.”

“Çünkü sadece kendi kaderlerini bir gizem olarak yaşayabilenleri gerçek anlamda yaşadıklarına inanıyorum.”

“Kimse kırlarda dolaşmıyordu. İnsanlar sanki konsolun üstüne bırakılan birer biblodan farksızdı.”

“Eğer nasıl biri olduğumu bilseydiniz, şu anda beni selamlarken yüzünüzde gördüğüm o tatlı, dostane gülümse kim bilir nasıl donup kalırdı dudaklarınızın kıyısında!”

Gülerek, sohbet ederek dalgalanan bir insan kalabalığının ortasında ben kendi kendimi arıyordum, içimdeki o yitik insanı arıyordum…

“Ve fayton düşler içindeki bedenimi üst tabakanın toplumsal dünyasının içinden ağır ağır geçirirken ben basamak basamak, insana dair olanın içimdeki derinliklerine indim; bu sessiz yolculukta tarifsiz bir yalnızlık içindeydim, üstüme sadece aniden aydınlanan bilincimin parlak meşalesinin ışığı düşüyordu..”

“İçgüdüsel olarak hemen o yana dönmek ve ışıltılı beyaz bir taşı bulanık, çamurlu bir havuza atar gibi şehvetini böylesine küstahça benim aylak düşlerimin ortasına savuran bu kadını görmek istemiştim ki, kendimi tuttum.”

“Aslında yazmak, bir anlamda, zihnimi sürekli meşgul eden, içimde sancılı bir huzursuzluğa neden olan bir olayla sonunda hesaplaşmak, onun üzerine sünger çekmek, onu yerli yerine oturtmak, benden önde tutmak ve her açıdan kapatmak için giriştiğim bir çabaydı.”

“Etrafımda dolaşan binlerce insan arasında kendimi arıyordum. Kaybolmuştum. Aslında hasta değildim. Fakat içimde bir yerlerde bir şeyler eksikti.”

“Fakat acı olsun, haz olsun, korku olsun, dehşet veya pişmanlık olsun, hiçbirini tek ve diğerlerinden ayrı hissetmedim, hepsi iç içe geçip erimişti; sadece hissettiğimi, yaşadığımı, nefes aldığımı duyuyordum. Ve yıllardır unutmuş olduğum bu en basit, en temel duygu beni sarhoş etti.”

“Ne var ki bu satırları zaten sadece kendim için yazacaktım ve kendime bile tam açıklayamadığım bir şeyleri başkaları için anlaşılır kılmak gibi bir niyetim hiç yoktu. “

“Daha önce hiçbir zaman, varoluşumun en haraketli anından bile bu şeylerin gerçekten var olduklarını, yaşıyor olduklarını, onların ve benim varoluşlarımızın bir ve aynı olduğunu, bütün olarak da sadece sevgiyle kavranabilen, sadece kendini teslim edenin kucaklayabileceği o büyük ve muhteşem, mutluluğuna doyulmayan yaşam olduğunu böylesine güçlü hissetmemiştim.”

“Çünkü aslında her şey küçük bir yaşantıdan ibaret.”

“O an içimdeki bu donuklaşma sürecinin ne kadar ilerlemiş olduğunu birden görüverdim. Hiçbir yere tutunmadan, hiçbir yerde köklenmeden, akar suyun üzerinde kayar gibi yaşıyordum ve bu soğuklukta ölü, cesedimsi bir yan olduğunu gayet iyi biliyordum; gerçi henüz çürümenin kötü kokan soluğu hissedilmiyordu, ama umarsız bir donukluk, acımasız, soğuk bir duygusuzluk yerleşmiş, yani bedensel anlamda gerçek ölümün ve çürümenin dışarıdan da görüldüğü aşamanın eşiğine gelmiştim.”

“Daha iyi bir insan olduğumu iddia edecek cesaretim yok elbette, ama daha mutlu bir insan olduğumu biliyorum, çünkü o buz gibi donuk hayatım için yeni bir anlam buldum, yaşamın kendisinden başka bir sözcükle açıklayamayacağım bir anlam.”

“Suskunluğun baskısından, yalnızlığımın azabından kurtulma ihtiyacının sabırsızlığıyla, nefes nefese bir atlıkarıncanın direğinin dibine sinmiştim ve yine de kıpırdamaktan, seslenmekten, bir söz söylemekten acizdim. Orada öylece durup gözlerimi titreşerek dönen ışıkların yansıdığı meydana dikmiş, parlaklığın çekimine kapılarak bir an için başını çeviren her insana bulunduğum ışıklı adacağın içinden budalaca bir beklentiyle bakıyordum. Fakat bütün bakışlar üzerimden umursamazca kayıp gidiyordu. Kimse beni istemiyor, kimse bana yaklaşmıyordu..”

“Virajı ok gibi dönüp çılgın bir hızla karlı bayırı inen kızakta gibiydim. Ölüm korkusuyla aşırı hız sarhoşluğu bilinmez bir hızla birbirine karışıyor ve fren yapacağıma sendeleyerek, fakat bilinçli bir dirençsizlikle kendimi uçuruma isteksiz bırakıyordum.”

“Gülerek, sohbet ederek dalgalanan bir insan kalabalığının ortasında ben kendi kendimi arıyordum, içimdeki o yitik insanı arıyordum…”

“Ah, canlılığım her zaman vardı elbette, sadece yaşamaya cesaret edememiştim, kendimi boğazlamış ve kendimden gizlemiştim; fakat şimdi bütün o baskı altındaki güç patlamıştı, yaşam denen o zenginlik, o tarifsiz kudret bana garip gelmişti. Şu andaysa yaşama hala bağlı olduğumu biliyordum, yaşamın gerçek yanını – bunu başka nasıl ifade edebilirim ki- sahici yanının, çarpıtılmamış yanının,içimde filizlediğini rahminde çocuğun ilk kez kıpırdadığını duyan bir kadının doygun mutluluğuyla hissettim.”

“Gerçek anlamda yaşamaya daha yeni başladığımı ben biliyorum. İnsanların geçmişte kalan her şeyin hep bir hata ve ileriye bir hazırlıktan ibaret olduğunu sanmaları genel bir delilik hali herhalde ve sanırım soğuk bir kalemi sıcak, yaşayan elime alıp da kuru bir kağıdın üstünde yaşıyor olduğumu anlatmaya çalışırken kendi göstermiş olduğum cüreti de anlıyorum.”

“İlk kez iyiliğin ve kötülüğün insanın içinde yaratabileceği haz adına ne varsa hepsini hissettim, fakat benim nerelere vardığımı asla bilemeyeceksiniz, beni asla tanıyamayacaksınız: Ey siz insanlar, benim sırrımı nereden bileceksiniz.”

“Çılgınca fakat bilinçli bir zaafla düşme duygusuna kapılmış gibi hissediyordum. Artık geri dönemezdim ve zaten dönmeyi de istemiyor gibiydim.”

“Fakat gençlik dedikleri şey benden zaten çoktan geçip gitmişti. Bu yüzden bu vedalaşma da canımı çok fazla acıtmadı, çünkü kendi gençliğimi de sevmiyordum.”

Stefan ZWEİG

Kaynak:

  1. www.canyayinlari.com

Bir cevap yazın